ÜNİVERSİTELERİMİZİ ANTİ-FAŞİST MÜCADELEMİZ İLE ÖZGÜRLEŞTİRECEĞİZ
- Sabırsızlık Zamanı
- 21 saat önce
- 4 dakikada okunur
Faşist kapitalist sistem, elini sürdüğü ve temasa girdiği her şeyi kendisi gibi yozlaştırmakta ve çürütmektedir. Çürüme ve yozlaşma sadece sisteme ve onun temsilcilerine içkin olan bir şey değildir. Kapitalizm, temasa geçtiği her şeyi etkileyen ve çürüten bir enfeksiyondur.
Sermaye, kendi tarihsel gelişmesi içerisinde dev boyutlarda birikmiş ve bir avuç tekelin elinde toplanmıştır. Sermaye, büyümesini artan miktarlarda sürdürebilmek için toplumsal yapının her noktasına girmiş ve işlemiştir. Üniversitelerimiz bu süreçten muaf değil; aksine en çok etkilenmiş ve çürümüş kurumlar hâline gelmişlerdir. Devlet üzerinde iyice egemen olan sermaye, üniversitelerimizi kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde biçimlendirmekte ve üniversiteler gittikçe sermaye dostu, öğrenci düşmanı olan kurumlar hâline gelmektedir.
Faşist devlet, bürokratik düzenlemeler ve eğitim reformları adı altında üniversiteleri tekrar biçimlendirmiş ve bunu yaparken sermayenin kârlarını artırmaya odaklanmıştır. Eğitimde yapılan dönüşümler, emperyalist devletlerin ve işbirlikçi burjuvazinin fikri ve onayı alınarak gerçekleştirilmiştir.
Bu dönüşüm sürecinin en büyük saldırılarından birisi, 2010’lu yıllarda başlanan yapısal dönüşümler ile YÖK’ün yeni bir biçim alması ve “Yeni YÖK” adıyla anılmaya başlanması ile başladı. Yeni YÖK’le beraber üniversite-sanayi iş birliğine yönelik “sessiz devrim” tabiriyle düzenlemeler hayata geçirildi. Buna göre meslek yüksekokullarının organize sanayi bölgelerinde açılması ve iş yeri odaklı eğitimin teşvik edilmesi uygulamaları başlatıldı. Üniversitelerde sermaye şirketi statüsünde Teknoloji Transfer Ofislerinin kurulmasına destek verildi. Tekno-kent ve tekno-parklar ile sermaye ile üniversiteler iç içe geçti.
Bu sürecin öğrenci kitleleri ve birey psikolojisinde kanıksatılması için verilen eğitimin içeriği, sermaye sınıfının çıkarlarını destekleyecek şekilde tasarlanmış ve bireyin ancak “rekabetle” hayatta kalabileceği kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bir kişi çalıştığı şirkete ne kadar çok kâr sağlayabiliyorsa o kadar başarılıdır anlayışıyla bireyler gittikçe kısıtlanmış, bireyler arası rekabet kışkırtılmış ve birey, kendisinden önce bulunduğu şirketi düşünecek şekilde yetiştirilmiştir. Sermaye sözcülerinin ve temsilcilerinin üniversitelerde sık bir şekilde konferanslar vermesi ve devletin kontenjanlar veya yatırımlar dâhil tüm planını bu sermaye sözcülerinin kararlarına ve söylemlerine göre düzenlemeye başlaması, sermaye ve üniversite kaynaşmasını gözler önüne sermektedir. YÖK Başkanı Erol Özvar, 2024 tarihinde katıldığı bir toplantıda şöyle söylemiştir: “Rektörlerden ve mütevelli heyetinden istirhamımız; gerek sağlık, gerek mühendislik, gerek sosyal bilimler alanında artık mezununa bir iş verme, kazandırma imkânı kalmamış, bu türden yetenekleri mezunlarına veremeyen programların bir an önce tespit edilip yerine iş dünyasının, özel sektörün beklentilerini karşılayacak, beceriler ihtiva eden programlar ihdas etmeleri ve tasarlamalarıdır.”
Üniversitelerimiz faşist sermaye devletinin ekonomik kuşatması altındadır. Bu ekonomik kuşatmaya politik kuşatma da eşlik etmektedir. Bilindiği üzere 12 Eylül faşist darbesiyle kurulan YÖK, yukarıda da açıkladığımız gibi, bir yandan üniversiteleri şirketlere peşkeş çekerken diğer yandan öğrencilere ve eğitim emekçilerine ırkçı ve faşizan saldırılarda bulunmuştur. YÖK, kurulduğu günden bugüne ilerici öğrenci derneklerini kapatmış, ilerici ve muhalif öğretmenleri üniversitelerden ihraç etmiş, pek çok öğrenciyi okullardan atmış ve üniversiteleri özel güvenlik birimleri ve sivil polislerle doldurmuştur.
Sermaye nereye girerse karşısına geniş bir karşıt topluluk çıkarmaktadır. Sermayenin çıkarları ile halkın ve halk gençliğinin ekonomik ve siyasi çıkarları birbirine karşıttır. Sermaye gittikçe daha çok zenginleşirken ve toplumsal üretimden aldığı pay gittikçe artarken, buna halkın gittikçe daha fakirleşmesi ve toplumsal üretimden aldığı payın gittikçe azalması eşlik etmektedir. Bunu daha yakından gösterebilmek üzere güncel birkaç örnek verelim:
Son zamanlarda yurtlarda ve üniversitelerde bakım ve denetim yapılmamasından kaynaklı çok fazla kaza ve olumsuz durumlar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Yemekhanelerin özel şirket ve bankalara devredilmesiyle yemeklerin kalitesi düştü; pek çok arkadaşımız zehirlendi. Bunun yanında yemekhanelerde yemeklerin fiyatı gittikçe daha yüksek sayılara çıktı. Her ay devletten 3000 TL burs alan öğrenciler (çok sayıda öğrenci alamamaktadır), günlük yemekhane ücreti olarak 30-35 TL para ödemektedir. Yani aylık yaklaşık bursunun 3’te 1’i yemeklere gitmektedir. Devlet, sermayeye göstermiş olduğu bonkörlüğün küçük bir kısmını bile öğrencilere göstermemektedir. Çoğu öğrenci yetersiz ve düzensiz besleniyor, çok kötü şartlar altında çalışıyor ve mobbinge uğruyor; daha da kötüsü arkadaşlarımız intihar ediyor.
Bir başka güncel örnek ise Ankara Üniversitesi’nde DTCF öğrencileri tarafından başlatılan 0Cafe uygulamasıdır. “Kampüsteki işletmelere para kazandırmadan sosyalleşememe” nedeniyle kurulan 0Cafe uygulaması, öğrencilerin güçleri oranında katkı sundukları sosyal bir dayanışma ortamıdır. Her öğrencinin kendisinin getirdiği yiyecekleri diğer öğrencilerle paylaştığı, herkesin resim, müzik gibi yeteneklerini ortaya koyduğu, sohbetler ettiği bu dayanışma ortamı, kurulduğu ilk günden beri faşist devletin, üniversitenin, polis ve güvenlik birimlerinin hedefi olmuştur. Toplumsal dayanışma ve toplumsal üretkenlik, devletin ve sermayenin düşmanıdır.
Sermayenin politik zoru işte burada devreye girmektedir. Halk gençliği özünde eleştirel ve sorgulayıcıdır. Sistemin mantıksızlığına ve akıl dışılığına karşı siyasi mücadeleye giriştiğinde, sermayenin ve onun devletinin politik zoru hemen orada belirir; öğrenciler üzerinde baskı ve terör uygulanır. Ekonomik refah, nitelikli eğitim, demokratik üniversite, sağlıklı beslenme gibi en temel demokratik hakları ve talepleri için eyleme geçen öğrenciler, üniversitelere “güvenliği sağlamak” iddiasıyla alınan özel güvenlikler (ÖGB) ve sivil polisler tarafından saldırıya uğrarlar, gözaltına alınırlar veya tutuklanırlar. İşte burada bir yalan daha ortaya çıkmakta ve üniversiteye alınan ÖGB ve polislerin asıl işlevinin öğrenci gençliği baskı altında tutmak olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır.
Faşist devletin üniversiteleri sermayenin hizmetine sunması ve bu hizmetin kusursuz sürmesi için politik zor kullanılarak üniversite öğrencilerinin baskı altında tutulması durumu ancak devrimci, anti-faşist bir örgütlenme ve mücadele ile son bulabilir. Faşizmin üniversitelere bir karanlık gibi çökmesi, ortada ne nitelikli eğitim ne de demokratik bir üniversite bırakmaktadır. YÖK’ten bu yana pek çok hükümet değişmiştir; ancak bu hükümetlerin anti-demokratik ve faşist özleri değişmemiştir. Faşizm bir hükümet biçimi değil, devlet biçimidir.
Faşizm ancak devrimci zora dayalı toplumsal bir devrim ile yıkılabilir. Çünkü faşizm, sermaye sınıfının en gerici, baskıcı ve terörist diktatörlüğüdür. Bu diktatörlüğü de üniversitelerde sonuna kadar uygulamaktadır. Öğrencilerin en haklı eyleminde veya örgütlenmesinde polisleri ve sivil silahlı faşistleri (daha 3-4 ay önce Hacettepe’de basın açıklaması yapan öğrencilere saldıran palalı faşistler gibi) okula dolduran bu faşist devlettir. 19 Mart Ayaklanması bu durumun yakın bir deneyimidir.
Özgür üniversiteleri kurmak ve sermaye egemenliğini yıkmak, sömürü düzenine son vermek ancak devrimci zora dayalı bir toplumsal devrimle mümkündür. Eşit, bilimsel, paranın değil insanın gelişimini öne koyan bir eğitim sistemi; sermaye egemenliğinin altında değil, halkın egemenliğinin, halk demokrasisinin ve sosyalizmin altında mümkündür. Politik özgürlük ve demokrasi ancak örgütlü bir mücadele ile kazanılabilir.
Halk demokrasisi ve sosyalizm mücadelesi vermek isteyen tüm öğrenci dostlarımızı, “Politik Özgürlük Kazanılamadan Akademik Özgürlük Kazanılamaz” diyen DÖB saflarına davet ediyoruz!
ARDEN HEVİ

Yorumlar