top of page

MAURICE VE SINIF

  • Sabırsızlık Zamanı
  • 3 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Bu yazımızda E. M. Forster’ın Maurice romanını anlatacak ve bunu yaparken aynı zamanda onun göz ardı edilen sınıfsal yoğunluğunu ele alacağız. Başlarken kitabın makus talihinden söz etmek gerektiğini düşünüyorum. Forster kitabını 1913 yılında yazmaya başlamış, 1914 yılında tamamlamıştır. İngiliz ütopik sosyalistleri içinde hayli çevrelenmiş, erken dönem eşcinsel hakları savunucuları arasında kitabın baskıları dolaşmış; ancak olası bir yasak ve ceza korkusundan dolayı piyasaya sürülememiştir. Aslına bakılırsa Forster’ın da kitabının edebî yönünü zayıf bulması, yaşarken yayımlamamasının gerekçelerinden biri olmuştur. Ancak yazarın ölümünden sonra — yazılmaya başlanmasından tam 58 yıl sonra — 1971’de yayımlanabilmiştir.

Yalnızca yayımlanamamasıyla değil, anlaşılamamasıyla da talihsiz olan bu kitap, yıllardır liberal edebiyat çevrelerinin ellerinde bir arzuhal gibi, hiçbir şey anlatmayan bir masal gibi okunup durmuştur. Bugüne kadar boy boy “Ben Oscar Wilde türü günahkârlardanım” alıntıları paylaşılmış; ancak bu “günahın” neden Maurice için kalıcı bir yafta, Clive için geçici bir heves olduğu tartışılmamıştır. Bu kör nokta yüzünden söz konusu roman, yıllardır bireysel bir “eşcinsel uyanış” anlatısı olarak ele alınagelmiştir. Oysa metnin asıl gerilimi, bireyin iç dünyasından çok burjuva toplumunda arzunun hangi sınıfsal koşullarda mümkün olduğuna ilişkindir. Roman, Edward dönemi İngiltere’sinde arzuyu evrensel ve zamansız bir deneyim olarak değil, toplumsal ilişkiler tarafından biçimlendirilen tarihsel bir olgu olarak ele alır. Bu yönüyle Maurice, cinselliği psikolojik bir mesele olmaktan çıkarır ve onu doğrudan sınıf ilişkilerinin içine yerleştirir.

Bunda, yazarın kitabı kaleme alırken referans aldığı ve etkilendiği çevrelerin de payı olduğu aşikârdır. E. M. Forster, romanını yazarken İngiliz ütopik sosyalistlerinden ve erken dönem eşcinsel hakları savunucularından Edward Carpenter ile George Merrill arasındaki ilişkiden ziyadesiyle etkilenmiştir. Örneğin Alec karakteri ile Merrill arasında tesadüfe yer vermeyecek kadar belirgin eşleşmeler vardır. Romanın geçmişi ve anlatısı hakkında zihinlerde az da olsa bir fikir oluşturabildiğime ve artık içeriği hakkında konuşmaya başlamak gerektiğine inanıyorum. Romanımız, Maurice’in öğretmeni B. Ducie ile kadınlar ve evlilik hakkında konuşmasıyla başlar. Bu, Maurice’in burjuva toplumun dayatmalarını (evlilik, soyun devamlılığı, kariyer vb.) ilk sorguladığı andır. Süreç içerisinde hizmetçi çocuk George, Cambridge’de tanıştığı Clive ve onun için çalışan genç işçi Alec ile zaman içinde eşcinsel arzularının farkına varan Maurice’in tüm bu deneyimleri içinde her birey, mensup olduğu sınıfı temsil edecek biçimde yaratılmıştır. Yazar bize şahısların özelinde sınıfları sunmuş; arzunun sınıfsal karakterini ve sınıflararası arzunun çelişkilerini açığa çıkarmıştır. Şimdi gelin, yazının başından beri söylediklerimizi somutlaştırarak devam edelim.

Romanın merkezine yerleşen Maurice Hall, tam da sözünü ettiğimiz sınıfsal çatışmanın ve sıkışmışlığın vücut bulmuş hâlidir. O ne aristokrasinin her şeyi yapabilme dokunulmazlığına sahiptir ne de emekçi sınıfın kaybedecek bir şeyi olmayan o çıplak gerçekliğine. Maurice, klasik anlamıyla küçük burjuva bir öznedir; yani düzenin devamlılığına muhtaçtır. Bu ara konum, Maurice’in bilincini sürekli ve sancılı bir biçimde ikiye böler. Bu yüzden Maurice’in yaşadığı kriz, popüler ve liberal okumaların yıllardır iddia ettiği gibi sadece bastırılmış bir cinsel kimliğin psikolojik travması değildir. Onun krizi, küçük burjuva bilincinin yapısal kararsızlığıdır. Toplumsal onay (kariyer, aile, itibar) ile kendi arzularının ardından gitmek arasındaki sarkaç, onun karakterinin zayıflığından değil, sınıfsal konumunun ona çizdiği sınırlardan kaynaklanır. Buna paralel olarak, somut deneyimlerle doğruluğundan emin olduğumuz bir gerçeklik vardır: Küçük burjuva, statüsünü kaybetmekten ve proleterleşmekten korkar. Maurice de arzusunun gerektirdiği radikal kopuşu gerçekleştirecek siyasal ve sınıfsal cesaretten yoksundur. Çocukluktan beri aynı kaynaktan farklı biçimlerde karşısına çıkıp duran bu ikiliğin içinde savrulan Maurice, Cambridge Üniversitesi’ne kabul edilince bu ikircikli psikolojik durumunu ve kaygılarını da yanına alarak üniversiteye gider.

Cambridge yıllarında baş karakterimizin hayat sahnesine dâhil olan ve Maurice’in ilk aşkı olan Clive Durham ise bu tablonun karşı kutbunda, aristokrat-burjuva ideolojinin sarsılmaz ve sinsi işleyişini temsil eder. Clive için eşcinsellik, bedensel bir pratikten ve cinsellikten tamamen (!) arındırılmış, Antik Yunan referanslarıyla süslenmiş estetik ve entelektüel bir zihin egzersizidir. O (ve onun gibiler) arzuyu yaşamaz; Platon’un Şölen’i üzerinden tartışır, yüceltir ve vakti geldiğinde gözle görünmeyecek bir yere fırlatır. Clive’ın Yunanistan ziyareti — orada entelektüel hazzın en yüksek numunesini tattığını düşünmesi — sonrasında bu entelektüel alışkanlıklardan yüz çevirerek heteroseksüel evliliğe yönelmesi ve malikanesinin idaresini devralması, bir cinsel yönelim değişikliği ya da “büyümek” olarak okunamaz. Burjuva toplum, haz ve arzuya yönelmeniz hâlinde sizi uzun yıllar tolere etmez. Bu, burjuva düzeninin kendini yeniden üretme refleksidir. Mirasın korunması, soyun devamı ve mülkiyetin devri, bireysel hazdan daha önemlidir. Forster burada aristokrat ahlakın ikiyüzlülüğünü acımasızca teşhir eder. Yaşananlar, Clive’ın mülkiyetin ve düzenin bekasını bireysel tutkuya tercih eden, kendi sınıfının sadık bir askeri olduğunu kanıtlar.

Romanın ve aslında Maurice’in kaderinin gerçek kırılma noktası, Alec Scudder’ın sahneye çıkışıyla yaşanır. Alec bir av bekçisidir; sınıfsal olarak proleter bir figürdür ve tam da bu konumu onu burjuva ahlakının rafine, karmaşık bastırma mekanizmalarından ve yapmacık nezaket kurallarından azade kılar. Alec, arzuyu ne Clive gibi yüce bir dostluk ve entelektüel deneyim için estetize eder ne de Maurice gibi “günah” diyerek ahlaki buhranlarla boğar. O, arzuyu dolaysızca ve en maddi hâliyle yaşar.

Alec’in bu doğrudanlığı başlangıçta Maurice’i dehşete düşürür; çünkü bu, sınıflar arası dolaysız bir temastır. Ancak Alec, burjuva toplumunun ona dayattığı sessiz hizmetkâr rolünü reddeder; önce şantajla, sonra ise saf bir tutkuyla Maurice’ten hak talep eder. Bu durum Alec’i romantik bir “soylu vahşi” yapmaz; onu ideolojik olarak daha az kuşatılmış, hayatta kalma güdüsüyle hareket eden sahici bir özne hâline getirir. Maurice’in özgürleşmesi de ancak Alec’le, yani arzunun o güne dek giydiği sınıfsal maskelerden arındığı noktada mümkün olur. Maurice, aşağı gördüğü sınıfa inerek — ya da onlarla ilişkilenme temelinde bir bağ kurarak — kendi sınıfının zincirlerini kırar. Tüm bu sahneler, geçmiş devrim örneklerinde gördüğümüz proletarya ile küçük burjuvazi arasındaki ittifaklara ve ilişkilenmelere ne kadar da benziyor, değil mi?

Forster’ın finalde Maurice ve Alec’i toplumun merkezinden, Londra’nın işleyişinden ve mülkiyet ilişkilerinden bilinçli bir biçimde çekerek ormana (greenwood) göndermesi, metnin politik sınırlarını belirler. Forster burada bir devrim önermez. Bir burjuva yazarı olarak — tıpkı kitabı yazarken esinlendiği ütopik sosyalistler gibi — işçi sınıfının iktidarını hayal edecek tarihsel vizyona sahip değildir. Romanın koyduğu teşhis, tüm liberal okuma biçimleriyle bulandırılmaya çalışılsa da aslında çok nettir: Mevcut burjuva toplumunda, kapitalist üretim ve ahlak ilişkileri içinde eşcinsel bir özgürlük yapısal olarak imkânsızdır. Kapitalist küresel sistem içinde en “ileri”, en “entelektüel” ve en “özgürlükçü” toplum bile arzuyu ancak yalanla kuşatılmış, Clive tarzı bir ikiyüzlülükle tolere edebilir.

Dolayısıyla Maurice’in mutlu sonu, sistemle bir barışma ya da sisteme kabul edilme değildir. Aksine, statüden, paradan ve saygınlıktan vazgeçiş pahasına kazanılmış; sürgünde yaşanan kırılgan ama onurlu bir özgürlüktür. Sonuç olarak Maurice, liberal bir hoşgörü ya da kendini bulma masalı değil; burjuva ahlakının ve sınıf düzeninin sınırlarını ifşa eden bir romandır. Arzunun kimin için yaşanabilir bir lüks, kimin için yasak bir meyve olduğu apaçık gösterilir. B. Ducie ile yapılan ilk konuşmadan Alec ile kaçtığı güne kadar, bütün roman boyunca Maurice’in yüzüne çarpan tek bir gerçeklik vardır: Arzu gökten zembille inmez; sınıflı toplumda bedenler de aşklar da sınıfsaldır.

Ankara`dan Bir DÖB`lü


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
ŞİİR

Ey gökyüzünün gri pamukları Ey mavi semaların karanlıkları Size sesleniyorum! Onlar ki, bu cennetin zebanileri Onlar, yeryüzünün canileri Uğruna savaşlar çıkan petrollerin katranları Emeğimi mundar ed

 
 
 
HABER

Filmin ilk gösterimi Dünya Anti-emperyalist Platform’unun çağrısıyla Eskişehir/Türkiye’de gerçekleştirildi. Bu gösterim sadece bir film etkinliği değil aynı zamanda enternasyonal dayanışmanın çeşitlil

 
 
 

Yorumlar


Subscribe Form

©2020 by Sabırsızlık Zamanı. Proudly created with Wix.com

bottom of page