ÇARK DA KAN, CEPTE KÂR
- Sabırsızlık Zamanı
- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
MESEM’ler, sermaye düzeninin genç emeği disipline etme, ucuzlatma ve denetim altına alma aygıtıdır. Adına “mesleki eğitim” denilen bu düzenek, gerçekte genç işçilerin canı pahasına dönen bir sömürü çarkıdır. Fabrikalarda, atölyelerde, şantiyelerde katledilen genç işçilerin kanı, bu çarkın dişlilerini yağlamaktadır. MESEM’ler bir eğitim modeli değil; sermayenin krizini genç bedenlerle erteleyen bir sınıf saldırısıdır. Bugün yaşanan genç işçi katliamları tesadüf değil, sistematiktir. Çünkü kapitalizmde “eğitim” de kâr mantığına bağlanmıştır; çünkü burjuva iktidar için gençlik, örgütlenecek bir özne değil, disipline edilecek bir maliyettir.
MESEM’lerin işlevi açıktır: Okuldan koparılmış, sendikasız, güvencesiz, ucuz ve itaatkâr bir genç işçi kitlesi yaratmak. İş cinayetleri bu düzenin “istisnası” değil, normalidir. Genç işçilerin örgütlenmesine dönük saldırılar da aynı yerden beslenir. Patronun atölyesinde “öğrenci” etiketiyle çalıştırılan genç, ne işçidir ne öğrenci; hakları buharlaştırılmış, sesi kısılmıştır. Burjuva devlet, kolluk gücüyle, mevzuatıyla, yargısıyla bu yağmayı korur. Sorun MESEM’in “yanlış uygulanması” değil; sorun bizzat kapitalist iktidarın kendisidir.
Burjuvazi, her eleştiride topu taca atar: “Dünyanın her yerinde mesleki eğitim var.” Doğru. SSCB’de de mesleki eğitim vardı. Ama amaçlar sınıfsal olarak taban tabana zıttı. Sovyetler Birliği’nde mesleki eğitim, planlı ekonominin ihtiyaçlarına göre, toplumun ortak yararını gözeterek örgütlenmişti. Gençler, üretimin bilinçli öznesi olarak yetiştiriliyor; eğitim, emeğin kolektif gelişiminin parçasıydı. İş güvenliği toplumsal sorumluluktu; üretim, insanı öğüten değil, insanı geliştiren bir süreçti. Mesleki eğitim, sermayeye ucuz işgücü değil, topluma nitelikli emek kazandırmayı hedefliyordu. Çünkü iktidar sermayenin değil, emeğin elindeydi.
Bugün MESEM’lerde ise gençliğe dayatılan, piyasanın anlık ihtiyaçlarına göre biçimlenen bir köleliktir. “İstihdam” masalıyla çocuk yaşta çalışma normalleştirilir; patronun kârı için yaşamlar riske atılır. Burada mesele eğitim tekniği değildir. Aynı adla anılan iki farklı pratik arasındaki uçurumun nedeni, iktidarın sınıfsal karakteridir. Kapitalizmde eğitim, sermayenin hizmetkârıdır; sosyalizmde ise toplumun özgürleşmesinin aracı.
O yüzden çözüm, MESEM’leri makyajlamak, denetimleri artırmak, birkaç yönetmelik değiştirmek değildir. Çözüm, sermayenin genç emeği boğazladığı bu düzeni teşhir etmek ve yıkmaktır. Genç işçi katliamlarının hesabı ancak bu düzenle hesaplaşıldığında sorulabilir. Örgütlenmeye dönük saldırılar, ancak emeğin örgütlü gücüyle püskürtülebilir. Eğitim, ancak emeğin iktidarında özgürleşir; ancak üretim araçları toplumsallaştığında, insan yaşamı kârın önüne geçtiğinde gerçek anlamına kavuşur.
Bugün gençliğe düşen, patronun atölyesinde “öğrenci” rolünü kabullenmek değil; sınıfının safında, örgütlü ve bilinçli bir özne olarak ayağa kalkmaktır. Çünkü sorun eğitim modeli değil, iktidardır. Ve bu iktidar değişmeden ne eğitim kurtulur ne de gençlik. Emek iktidarında ise eğitim, zincir değil; özgürleşmenin kendisi olacaktır.
Eğitim ancak emeğin iktidarında özgürleşir; ancak üretim araçları toplumsallaştığında, insan yaşamı kârın önüne geçtiğinde gerçek anlamına kavuşur. Gençlik; ucuz ve itaatkâr bir yedek sanayi ordusu olarak sermayenin çarklarında ezilir. Genç emeğinin sömürüsü, sınıf mücadelesinin tali değil, merkezi başlıklarından biridir. Marx, Kapital’de kapitalist üretimin çocuk bedenlerini makinelerin uzantısına dönüştürdüğünü, onların geleceğini çalarak sermaye birikimini kanla beslediğini vurgularken, bugünün MESEM gerçeğini neredeyse bire bir tarif etmektedir.
Kapitalizm tarihsel bir tıkanma içindedir. Kâr oranlarının düşme eğilimi, küresel rekabetin sertleşmesi ve yapısal krizlerin sürekliliği burjuvaziyi daha ucuz, daha güvencesiz ve daha itaatkâr emek arayışına zorlamaktadır. Bu ihtiyacın en kolay ve en acımasız karşılığı gençliktir. Tekelci kapitalizmin bu ihtiyaca bulduğu güncel maske MESEM’lerdir. Eğitim kisvesi altında sunulan bu mekanizma, gerçekte çocuk ölüm fabrikalarından başka bir şey değildir. Haftada bir gün okul, dört gün atölye; üç kuruşluk ücret, sıfır güvenlik, tam sömürü… Bu tablo, burjuva devletin proletaryayı disipline etme stratejisinden bağımsız değildir.
Sermayenin ucuz emek ihtiyacı, öğrenci gençlik ve çocuklar üzerinden karşılanırken Marx’ın artı-değer teorisi en çıplak biçimiyle işlemektedir. Genç işçinin emeği piyasa değerinin çok altında satın alınır; ürettiği değerle aldığı ücret arasındaki fark doğrudan sermayedarın kasasına akar. Üstelik genç beden daha dayanıklı, daha az talepkâr, daha kolay bastırılabilir olarak görülür. Bu nedenle MESEM yalnızca bir eğitim modeli değil, sınıfsal bir zor aygıtıdır.
Tarih, burjuva egemenliğinin ayak izleriyle kirlenmiştir. Kadınlar ve çocuklar, sermayenin kâr iştahı karşısında her zaman en savunmasız kesimler olmuş; emekleri ucuz bir meta hâline getirilmiştir. Bugün MESEM adı altında sunulan bu sözde “çağdaş” düzenek, kapitalizmin karanlık geçmişini yeniden üretmektedir. Lenin’in altını çizdiği gibi, çocuk emeğinin yoğun sömürüsü yalnızca çocukları değil, tüm işçi sınıfının koşullarını ağırlaştırır; sermayenin elindeki bir baskı silahına dönüşür.
Ekim Devrimi’nin hemen ardından Sovyetler’de çocuk işçiliğinin yasaklanması, eğitimin parasız ve kamusal hâle getirilmesi tesadüf değildir. Bu, emeğin iktidarının doğal sonucudur. Marx’ın ve Lenin’in işaret ettiği gerçek nettir: Kapitalizm altında çocuk ve gençlik korunamaz; çünkü bu sistem onları insan olarak değil, maliyet kalemi olarak görür. MESEM’ler bu gerçeğin güncel adıdır.
Dolayısıyla mücadele yalnızca MESEM’lere karşı değil; onları mümkün kılan sınıf iktidarına karşıdır. Gençliğin kurtuluşu, patronun atölyesinde değil; örgütlü sınıf mücadelesindedir. Eğitim ancak emeğin iktidarında özgürleşir. Gençlik ancak sermayenin zincirleri kırıldığında yaşar.
Bugünün MESEM koşulları, bu düzenin çürümüşlüğünü artık gizleyemeyecek kadar çıplaktır. Haftada dört gün fabrikalarda, atölyelerde, şantiyelerde çalıştırılan çocuklar; haftada bir gün sözde “eğitim” adı altında okula sürülmektedir. Aldıkları ücret, çoğu zaman bir işçinin günlük yevmiyesine dahi denk düşmezken; sigorta kırpılmış, denetim göstermelik, iş güvenliği ise neredeyse yok hükmündedir. Sonuç ortadadır: Preslerin altında ezilen, elektrik akımına kapılan, yüksekten düşen, zehirli gazlara maruz kalan çocuk işçiler… Her biri “kaza” denilerek geçiştirilen ama gerçekte sermaye düzeninin bilinçli tercihi olan cinayetler. Buna rağmen Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Türkiye Mesleki Yüzyıl Zirvesi” gibi şatafatlı isimlerle kürsülere çıkıp MESEM’leri övmesi, bu sistemin utanmazlığını ve sınıfsal küstahlığını gözler önüne sermektedir. Çocuk işçi mezarlarının başında suskun kalanlar, patronların salonlarında “başarı hikâyeleri” anlatmaktadır. Bu yalnızca bir körlük değil; sınıfsal bir tercihtir. Burjuva iktidar, çocukların kanı üzerinde yükselen bu düzeni savunmakta hiçbir beis görmemektedir. Çünkü MESEM’ler, sermayenin krizine can suyu; gençliğin yaşamına ise mezar olmaktadır. 2025 yılında 91 sınıf kardeşimizin MESEM adı altında katledilmesi bunun en yakıcı sonucudur.
Ama tarih göstermiştir ki hiçbir sömürü düzeni sonsuza dek sürmez. Kurtuluş ne burjuva reformlarında ne de sermayenin merhametindedir. Kurtuluş, emeğin iktidarındadır. Genç işçilerin ve öğrencilerin önündeki tek gerçek yol, örgütlü mücadeledir. Ancak “emeğin iktidarında” gelecek bizlerin olabilir ve “emeğin iktidarı” yolunda örgütlenmek, sınıf savaşımı içinde konuşlanmak bizlere düşen yegâne görevdir.
İzmir`den Bir DÖB`lü

Yorumlar