top of page

GENÇLİK İÇİNDE YOZLAŞMA VE ÇETELEŞMENİN NEDENLERİ

  • Sabırsızlık Zamanı
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Bugün gençlik içerisinde yaygınlaşan yozlaşma, şiddet eğilimleri ve çeteleşme olgusu çoğu zaman ahlaki bir çöküş, son zamanlarda popüler olan sosyal çürüme söylemi, “değer kaybı” ya da bireysel tercihlerle açıklanmak istenmektedir. Oysa bu tür açıklamalar, sorunu tarihsel-toplumsal bağlamından kopararak ele alır ve onu politik olarak etkisizleştirir. Marksizm açısından gençliğin yaşadığı bu çözülme ne rastlantısaldır ne de bireysel patolojilerin toplamıdır; tersine, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşen krizinin gençlik üzerindeki özgül yansımalarından biridir. Bu nedenle gençlik içindeki yozlaşma ve çeteleşmeyi sınıfsal, ideolojik ve psiko-sosyal olarak ele almak ve bu yolla Marksist çözümlemenin psikoloji ve sosyolojide tamamlayıcı işlevini somut olarak takip etmek hem sorunun anlaşılması adına hem de çözüm için ne yapmak gerektiğine dair tartışmalara iyi bir zemin sağlayabilir.

Kapitalist toplumda gençliğin nesnel konumu ve somut sınıf ilişkileri içindeki yeri açıklanmadan bu konuda bilimsel bir çalışma yapılamaz; yapılan çalışmaların da bilimsel bir gerçekliği olamaz. Bu nedenle öncelikle Marksizmin “gençlik”ten ne anladığını okumak ve tartışmak gerekir. Marksizme göre gençlik başlı başına bir sınıf değildir; fakat sınıf ilişkileri içinde özgül bir konuma sahiptir. Gençlik, üretim sürecine ya henüz girmemiş ya da güvencesiz, esnek, düşük ücretli biçimlerde dâhil edilmiş bir toplumsal kesimdir. Bugün kapitalizmin geldiği noktada, emperyalist tam ilhak sürecinde ve yeni evre koşullarında bu durum daha da keskinleşmiştir. Eğitim, kapitalizmin ilk gelişim dönemlerinde olduğu gibi bir sınıf atlama vaadi sunmaz; sınıflar arasındaki uçurum arttıkça çelişki derinleşmiş ve “eğitim” bu vaadini yitirmiştir. İşsizlik yapısal hâle gelmiştir. Kapitalizm, kâr oranlarını koruyabilmek ve emeği disipline edebilmek için her zaman belirli bir işsizler kitlesine ihtiyaç duyar (merak edenler için Marks’ın “işsizler ordusu” kavramı bu olgunun teorik temelini sunar). Ancak bugün kapitalizm koşullarında bu işsizler ordusu genişlemiş, kalıcılaşmış ve özellikle gençlik üzerinde yoğunlaşmıştır. Gençlik için gelecek tahayyülü belirsizleşmiş, hatta çökmüştür. Bu nesnel koşullar, gençliği tabiri caizse bir askıda kalma hâline sürüklemektedir. Ne çocukluk ideolojisinin koruyucu alanındadır ne de yetişkinliğin toplumsal meşruiyetine sahiptir. İşte yozlaşma ve çeteleşme, tam da bu bahsettiğimiz “askıda kalmışlık” hâlinin ideolojik ve psikolojik dışavurumlarıdır.

Kapitalizm; toplumsal süreçlerin ve sistemin neden olduğu bu sıkışmış hattan kurtulabilmek adına kolektif bir yaşam ve örgütlü bir mücadele örerek kendisi için tehdit oluşturan bu “askıda kalmış”lardan bazılarını, ihtiyaç duyduğu takdirde emekçileştirmekten çekinmiyor. Peki, bu düzen canlı emeğini satarak sistemin içinde temel bir dişli olan proletarya saflarına katılmaya hak kazanamamış (!) gençlik kesimlerine ne yapıyor?

Yozlaştırıyor. Yozlaşma çoğu zaman özellikle burjuva ve küçük burjuva ideologları ve liberal kuramlarca —kasıtlı olarak— yanlış yaşam tarzları, kötü alışkanlıklar ya da gençliğin yoz değerleri üzerinden ele alınır. Oysa Marksist perspektifte yozlaşma, egemen ideolojinin bireyleri atomize etme, rekabetçi öznellikler üretme ve kolektif bağları çözme sürecinin bir sonucudur. Kapitalizm, kendi yarattığı eşitsizlikleri ve yapısal krizleri gizleyebilmek için yalnızca baskı aygıtlarına değil, güçlü ideolojik mekanizmalara da yaslanır. Gençlik üzerinde en etkili iki ideolojik kuşatma hattı başarı miti ve haz ideolojisidir. Bu iki hat, farklı söylemlerle işler gibi görünse de aynı ideolojik işleve sahiptir. İşlevleri, sınıfsal çelişkileri görünmez kılmak ve gençliği politik özne olmaktan uzaklaştırmaktır. Başarı miti, kapitalist ideolojinin en çok satan yalanlarından biridir. Bu mite göre herkes eşit koşullarda yarışmaktadır. Yeterince çalışan, kendini geliştiren ve “doğru seçimler” yapan birey mutlaka yükselecektir. Başarısızlık ise tembellik, yanlış tercihler ya da yetersizlikle açıklanır. Böylece sınıfsal konum, sermaye birikimi ve toplumsal ayrıcalıklar sistematik olarak görünmezleştirilir. İnsanlar, “sınıf körü” denilebilecek; sisteme en yabancı ama devamlılığı için en önemli parçalardan birine dönüşür.

Diğer bir cephe olan haz ideolojisi ise yüzeyde başarı mitinin karşıtı gibi görünür. Burada disiplin, çalışkanlık ve erteleme değil; anı yaşamak, hissetmek, tüketmek ve “kendine —mümkün olduğunca— iyi bakmak” yüceltilir. Ancak bu ideoloji başarı mitini ortadan kaldırmaz; onu tamamlar. Çünkü haz, kapitalist toplumda gerçek bir özgürleşme alanı değil, denetimli ve metalaştırılmış bir kaçış biçimi olarak sunulur. Haz ideolojisinin en temel önermesi “Dünya adaletsiz olabilir ama sen keyfine bak.”tır. Bu söylem, toplumsal öfkeyi politik hedeflerden kopararak bireysel tatmin arayışlarına yönlendirir. Tüketim, madde kullanımı, dijital bağımlılıklar ve sürekli uyarılma hâli bu ideolojinin gündelik pratikleridir. Böylece gençlik hem sömürülür hem de bu sömürünün yarattığı acıyı bastırmakla meşgul edilir. Marksist perspektiften bakıldığında haz ideolojisi, kapitalizmin kriz dönemlerinde daha da güçlenir. Çünkü sistem, gelecek vaadi sunamadığı noktada bugünün hazlarını çoğaltarak rızayı yeniden üretmeye çalışır.

Gençlik içerisinde yaygınlaşan bu yozlaşma çoğu zaman çeteleşmeden ayrı bir olgu gibi ele alınır. Oysa bu iki süreç aynı toplumsal çözülmenin farklı aşamalarıdır. Yozlaşma, kapitalist toplumun gençliği kolektif anlamdan ve tarihsel amaçtan koparmasının ilk momentiyken; çeteleşme, bu kopuşun pasif bir içe çekilme olmaktan çıkıp aktif ve şiddet içeren bir biçimde dışa vurulmasıdır. Yozlaşma sürecinde başarı miti ve haz ideolojisi aracılığıyla atomize edilen; anlamdan, tanınmadan ve gelecek perspektifinden yoksun bırakılan gençlik giderek daha yoğun bir aidiyet ve güç arayışı içine girer. Yozlaşma bu arayışın ilk ve edilgen biçimidir; çeteleşme ise onun etkin ve saldırgan formudur. Çeteleşme bu nedenle yalnızca kriminal bir mesele değil, yanlış biçimlenmiş bir kolektifliktir. Kapitalist toplum, gençliğin kolektif eylem ihtiyacını devrimci ve örgütlü kanallardan sistematik biçimde dışladıkça bu ihtiyaç başka formlar altında geri döner. Çete, bu geri dönüşün ideolojik olarak çarpıtılmış bir biçimidir. Gerçek kolektif özne olma imkânı elinden alınan gençlik, kolektifliği kapalı, hiyerarşik ve düşman üzerinden kurulan bir yapı içinde yeniden üretir. Tabii ki bu kendiliğinden bir anda gelişen bir sapma değildir. Bu sapmanın gelişim sürecini anlamak için çete olarak adlandırdığımız yapının gençliğe ne sunduğunu anlamak gerekir.

Çete, gençliğe bir dizi temel işlev sunar. Öncelikle aidiyet üretir; atomize edilmiş bireyler dünyasında “bir yere ait olma” hissi sağlar. Ardından kimlik sunar; isimler, semboller ve ritüeller aracılığıyla parçalanmış öznellik geçici olarak bütünlenir. Çete aynı zamanda tanınma imkânı yaratır. Toplumda görünmez kılınan genç, şiddet yoluyla korkulan ve hesaba katılan bir figüre dönüşür. Son olarak çete güç hissi sağlar; bireysel olarak etkisiz olan özne, kolektif şiddet aracılığıyla sahte bir kudret deneyimler. Bunun en somut çıktılarından birini, Kürdistan’dan Türkiye’ye göçmüş ya da göçmek zorunda kalmış ailelerin kendi kimliklerini baskılamak zorunda kalmaları nedeniyle onların çocuklarının bu atomize hâl içinde kendisine bir üst kimlik, tanınma ve ezme şansı sunan faşist çeteler içinde yer almasında görebiliriz.

Bu noktada belirleyici olan ve dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Çeteleşme, kolektiflik arzusunun bastırılması değil, çarpıtılmasıdır. Yozlaşma sürecinde içe kapanan, haz ve bireysel kaçışlarla oyalanan gençlik, bu kaçışların yetersiz kaldığı anda öfkesini dışa vurur. Ancak bu öfke devrimci bir ideolojiyle ve tarihsel bir hedefle buluşmadığı için sistem karşıtı bir kopuşa değil, sistemin ürettiği şiddet biçimlerinin yeniden üretimine yol açar. Bu nedenle çeteleşme, gençliğin “suça meyli”nin değil; politik ve ideolojik olarak kapitalizmin düzenli saldırılarına maruz kalmasının ürünüdür. Devrimci örgütlenmenin geri çekildiği, kolektif mücadelenin zayıfladığı koşullarda gençlik kapitalizmin saldırılarına karşı mücadele edemediği gibi kolektif olma ihtiyacını en ilkel ve en yıkıcı biçimlerde karşılamaya yönelir. Devrimci örgütlenmenin eksikliği en keskin ve yıkıcı biçimde hissedilmektedir.

Bugün bu boşluğu en yaygın biçimde liberal kimlik siyasetleri, bireyci psikolojizm ve popüler “iyi hissetme” söylemleri işgal etmektedir. Bu söylemler, gençliğin yaşadığı gerçek acıyı tanır gibi yapar; fakat onu toplumsal ilişkilerden kopararak bireysel deneyime hapseder. Acı, sömürünün ve eşitsizliğin ürünü olarak değil; kişisel sınırlar, travmalar ya da özbakım eksikliği olarak yeniden tanımlanır. Böylece acı politikleşmez, sistemle ilişkilendirilmez ve dönüştürücü bir öfkeye evrilmez. Benzer biçimde öfke de örgütlenmez. Liberal söylem, öfkeyi ya bastırılması gereken zararlı bir duygu olarak gösterir ya da onu “güvenli” boşaltım kanallarına yönlendirir. Öfke kolektif bir güce dönüşmek yerine ya içe yönelerek depresyon ve çaresizlik üretir ya da kontrolsüz biçimde dışa patlayarak şiddet ve kendine zarar verme pratikleri şeklinde ortaya çıkar. Tatminsizlik ise tarihsel bir kopuş çağrısı olarak değil, bireyin “kendini yeterince gerçekleştirememesinin” bir sonucu olarak okunur. Bu ideolojik çerçeve, gençliğin yaşadığı krizleri görünür kılmakla kalmaz; onları siyasal olarak etkisizleştirir.

Sonuçta gençlik ya içe çökerek edilgen ve umutsuz bir öznellik geliştirir ya da dışa patlayarak yozlaşma ve çeteleşme biçimlerinde kendini ifade eder. Her iki durumda da ortaya çıkan şey, devrimci öznenin değil; sistemin krizine hapsolmuş parçalı öznelliklerin çoğalmasıdır. Marksizm-Leninizm açısından devrimci örgüt bu noktada yalnızca politik talepler üreten bir araç değildir. Örgüt aynı zamanda anlam, tanınma ve yönelim alanıdır. Kapitalist toplumda gençliğin elinden alınan tanınma, devrimci örgüt aracılığıyla tarihsel ve kolektif bir düzlemde yeniden kurulur. Örgüt, gençliğin arzusunu bastırmaz ya da disipline etmez; onu tarihsel bir hedefe, sınıfsal bir mücadeleye ve kolektif bir geleceğe eklemler. Bu nedenle ideolojik boşluğun gerçek karşılığı bireysel terapi dili ya da kimlik temelli parçalanmalar değil, devrimci ideolojinin gençlik alanında yeniden kurucu bir güç hâline gelmesidir. Devrimci özne kendiliğinden ortaya çıkmaz; örgütlü mücadele içinde, anlam ve amaçla donanarak inşa edilir. Gençlik içerisindeki yozlaşma ve çeteleşmeye karşı kalıcı bir yanıt ancak bu ideolojik ve örgütsel yeniden inşa ile mümkün olabilir.

DENİZ ARARAT


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
MAURICE VE SINIF

Bu yazımızda E. M. Forster’ın Maurice  romanını anlatacak ve bunu yaparken aynı zamanda onun göz ardı edilen sınıfsal yoğunluğunu ele alacağız. Başlarken kitabın makus talihinden söz etmek gerektiğini

 
 
 
ŞİİR

Ey gökyüzünün gri pamukları Ey mavi semaların karanlıkları Size sesleniyorum! Onlar ki, bu cennetin zebanileri Onlar, yeryüzünün canileri Uğruna savaşlar çıkan petrollerin katranları Emeğimi mundar ed

 
 
 

Yorumlar


Subscribe Form

©2020 by Sabırsızlık Zamanı. Proudly created with Wix.com

bottom of page