BARINMA DEĞİL HAPİS
- Sabırsızlık Zamanı
- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur
Türkiye’de öğrencilerin barınma hakkı uzun süredir rastlantısal değil, bilinçli ve sistematik bir biçimde aşındırılmaktadır. Devletin bu alandaki politikaları, barınmayı temel bir hak olarak güvence altına almak yerine öğrencilerin yaşamını disipline etmeye ve denetim altına almaya yönelmiştir. KYK’nın özellikle kadın öğrencileri hedef alan “giriş saati bildirimi” uygulaması, bu yaklaşımın en görünür örneklerinden biridir. Güvenlik gerekçesiyle sunulan bu uygulama, gerçekte gözetimi kurumsallaştıran ve itaati normalleştiren bir denetim mekanizmasıdır. Geçtiğimiz günlerde “güvenlik” adı altında uygulanmaya başlanan KYK yurtlarındaki gece 00.00’dan sonra giren öğrencilerin —ki aslında sadece kadın öğrencilere yöneliktir— reşit olmalarına rağmen anne babalarına atılan sözde “bilgilendirme” mesajı ile bir kez daha öğrencilerin, özellikle de genç kadınların yaşamı kısıtlanmaya yüz tutulmuştur. Reşit olunmasına rağmen KYK yönetiminin kadınlara yönelik bu saldırgan tavrının sebepleri ve sonuçları bizim nezdimizde oldukça nettir. Dinci-gerici devlet, yıllardır süregelen barınma krizine kalıcı çözümler üretmek yerine bu krizi yönetilebilir bir baskı alanına dönüştürmektedir. Asansörleri çalışmayan, yangın güvenliği bulunmayan, ambulansları yurda sessizce sokan, ihmaller zinciriyle öğrencilerin yaşamını yitirdiği yurtlar onarılmak yerine; öğrencilerin zamanı, bedeni ve gündelik hayatı düzenlenmektedir. Kapitalist devlet, barınma sorununu ortadan kaldırmak yerine bu sorunu öğrenciler üzerinde otoritesini pekiştirecek bir araca dönüştürmektedir.
KYK’nın kadın öğrencilerin yurda giriş-çıkışlarını ailelerine bildirmesi, genç kadınları bilinçli biçimde çocuklaştıran bir anlayışa dayanmaktadır. Bu uygulama, kadınları birey olarak değil; denetlenmesi gereken “risk unsurları” olarak konumlandırmakta, onları devlet–aile eksenine sıkıştırmaktadır; sanki genç kadınların kendi seçim araçlarını kullanması mümkün değilmiş gibi. Kapitalist sistem, kadınlar üzerindeki kontrol mekanizmalarını “koruma”, “güvenlik” ve “düzen” söylemleriyle meşrulaştırarak yeniden üretir. Oysa burada hedeflenen güvenlik değil; kadınların yaşamının izlenebilir, yönetilebilir ve gerektiğinde cezalandırılabilir hâle getirilmesidir. Dinci-gerici sistem dört bir koldan kadınların yaşamını kısıtlamaya, kadınları mücadele alanlarından soyutlamaya yönelik saldırılarını bu şekilde acizce ilerletmektedir. Karşımıza çıkan, özellikle genç kadınları dört duvar arasına hapsetme politikasının bir ürünüdür.
Bu sözde denetim yalnızca özel hayatla sınırlı kalmamakta; öğrencilerin hayatta kalabilmeleri için en temel alanlara kadar uzanmaktadır. Yaşamın içerisinde zaten sürekli bir “hayalet” ile savaşmak zorunda kalan öğrenci gençlik, eğitimin içerisinde dahi bu hayalet ile “mücadele” etmek durumundadır. Her sene daha iyi bir yaşam umuduyla başlayan eğitim-öğretim döneminde, öğrenci gençliğin mücadele koşullarının da artması bu “hayalet”in ürünüdür: Kapitalizm. Niteliksiz yemekhanelerde düşük kaliteli, besin değeri yetersiz ve hijyen sorunları barındıran yemekler; öğrencilerin fiziksel sağlığını olduğu kadar psikolojik iyilik hâlini de doğrudan tehdit etmektedir. Barınma ücretleri düzenli olarak artırılırken yemeklerin hem porsiyonu küçülmekte hem de kalitesi düşmektedir. Kapitalist devlet, beslenmeyi bir hak olarak değil, kısılması gereken bir maliyet kalemi olarak görmektedir. Öğrencilere yaşamalarını sağlayacak koşullar değil, yalnızca “idare etmelerini” mümkün kılacak asgari şartlar sunulmaktadır. Kapitalizm, emekçilere nasıl ki “yaşayacakları” kadarını reva görüyorsa, emekçilerin çocuklarına da aynı hakkı görmekte bir çekince duymamaktadır.
Bir yandan ise kapitalist devlet, yıllardır süregelen barınma krizine kalıcı çözümler üretmek yerine bu krizi yönetilebilir bir baskı alanına dönüştürmektedir. Asansörleri çalışmayan, yangın güvenliği bulunmayan, ambulansları yurda sessizce sokan, ihmaller zinciriyle öğrencilerin katledildiği yurtlar insanca bir yaşam alanına dönüştürülmek yerine; öğrencilerin zamanı, bedeni ve gündelik hayatı düzenlenmektedir. Kapitalist devlet, barınma sorununu ortadan kaldırmak yerine bu sorunu öğrenciler üzerinde otoritesini pekiştirecek bir araca dönüştürmektedir.
Barınma krizinin bir diğer boyutu ise devlet yurtlarındaki imkânların yetersizleştirilmesi, mevcut olan yurtların da özelleştirilmesidir. Yurt kapasitesinin ihtiyacın çok altında tutulması, kamu yurtlarının koşullarının kötüleştirilmesi ve denetimsizliğin normalleştirilmesi, öğrencileri yüksek ücretli özel yurtlara yöneltmektedir. Özel yurtlarda fahiş fiyatlar, sözleşme dayatmaları, keyfi kurallar ve güvencesizlik yaygındır. Barınma, sermayenin insafına bırakılmış; öğrenciler müşteri, üniversiteler ticarethane, yurtlar ise kâr alanı hâline getirilmiştir.
Bu tabloya tarikat ve cemaat yurtları da eklendiğinde, barınma sorunu yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkarak devletin nasıl bir insan, nasıl bir gençlik, nasıl bir profil öngördüğünün açık bir göstergesine dönüşmektedir. Dinci-gerici devlet, gençlerin yaşam alanlarını dinsel ve ideolojik baskının merkezlerine dönüştürmektedir. Bu yurtlarda yaşanan baskılar, zorunlu etkinlikler, yaşam tarzına müdahaleler ve geçmişte ölümle sonuçlanan ihmaller hâlâ hafızalardayken, bu yapıların “alternatif” olarak sunulması barınma hakkının nasıl siyasallaştırıldığını göstermektedir. Barınma krizi, yetersiz beslenme ve ekonomik sıkışmışlık içinde yaşayan öğrenciler, bu koşulların üzerine bir de hareket özgürlüklerinin denetlenmesiyle karşı karşıya kalmaktadır. “Seni koruyoruz” söylemiyle meşrulaştırılan bu yaklaşım, gerçekte gençliğin gündelik yaşamının sürekli izlenmesi ve kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. Kapitalizm böyle işler: önce temel ihtiyaçları krize sürükler, ardından bu krizi güvenlik ve düzen bahanesiyle kapsamlı bir denetim politikasına dönüştürür.
Gençliğin ekonomik olarak sıkıştırıldığı, sosyal olarak baskılandığı ve siyasal olarak bastırıldığı bir ülkede; barınma, beslenme ve hareket özgürlüğü dahi devletin gözetim mekanizmalarına bağlanmıştır. Bu politikalar öğrencileri korumaz; iktidarın otoritesini, düzenin sürekliliğini ve kapitalist tahakkümün devamını güvence altına alır.
Ortaya çıkan tablo açıktır: özgürlüğün parçalara ayrıldığı, barınmanın bir lütuf gibi sunulduğu, beslenmenin maliyete indirildiği, kadınların ve öğrenci gençliğin yaşamlarının sürekli gözetim altında tutulduğu bir düzen. KYK’nın bu uygulaması, otoriter eğilimlerin toplumsal dokuda nasıl sıradanlaştırıldığını gösteren çarpıcı bir örnektir. Bu düzene karşı çıkmak ise yalnızca bir barınma ya da öğrenci hakkı mücadelesi değil; yaşamın kendisini savunma mücadelesidir.
NİLOVNA

Yorumlar